RAHİM KANSERLERİ

Rahim kanserleri, tıbbi adı endometrium olan rahim iç tabakasından çıkan kanserlerdir. Meme kanserinden sonra kadın kanserleri içerisinde ikinci en sık görüleni olup kadınlarda görülen tüm kanserlerin % 6’sını oluşturur. Erken teşhis konulduğunda yüksek oranda tedavi edilebilen bir kanserdir.

Risk Faktörleri Nelerdir?

  • Östrojen hormonu (özellikle estrone sulfate gibi konjuge östrojenler) kullanımı,
  • Meme kanseri nedeniyle Tamoksifen kullanımı. Ancak burada risk bir yılda binde 2’den azdır.

Belirtileri Nedir?   

  • Adet dışı kanamalar,
  • Zor ya da ağrılı idrar yapma,
  • Cinsel ilişki sırasında ağrı,
  • Kasıklarda, karında ağrı

Tanı Nasıl Konur, Hangi Tetkikler Yapılır?

Tanı endometriumdan alınan biyopsi ile konur. Bu amaçla D&C uygulaması yani rahim ağzının genişletilmesi ve kürtaj operasyonu yapılabilir.

Evreleri:

Hastalığın genel olarak 4 evresi vardır. Evre 1’de kanser sadece rahimdedir, evre 2’de rahim ağzına yani servikse ilerlemiştir. Evre 3’de hastalık vajinaya, rahim dışına ve komşu lenf düğümlerine geçmiştir. Evre 4’de ise hastalık mesane, barsak ya da vücudun başka organlarına sıçramıştır.

Tedavisi Nasıldır?

Tedavisi esas olarak cerrahidir. Rahim, serviks ve komşu lenf düğümleri tümüyle çıkarılır. Erken evrelerde cerrahi sonrası koruyucu radyoterapi uygulanır. Evre 4’de, radikal cerrahi yapılamayan durumlarda radyoterapi, hormon tedavisi (progesteron preparatları) veya kemoterapi uygulanır.

Kadınlara Öneriler:

  • Düzensiz adet kanamalarınız varsa mutlaka bir kadın doğum uzmanına muayene olunuz.
  • Eğer meme kanseri hastası iseniz ve tedavi ya da nükslerden korunmak için Tamoksifen ilacını kullanıyorsanız, ilacınızı kesmeden, düzenli olarak her yıl kadın doğum uzmanına kontrollere gidiniz ve rahim iç tabakası (endometrium) kalınlığını ölçtürünüz. Onkoloğunuz gereğinde ilacınızı değiştirecektir.
  • Doktorunuza danışmadan kesinlikle hiçbir östrojen hormonu ilacı kullanmayınız.

OVER (YUMURTALIK) KANSERLERİ

Over yani yumurtalık kanserleri kadın kanserleri içinde meme ve rahim kanserlerinden sonra üçüncü sırada en çok görülen bir kanser tipidir. Vakaların yarıdan fazlası 65 yaşın üzerinde görülür. Yumurtalıklardan değişik türde kanserler oluşabilir, burada epitel kökenli kanserlerden bahsedeceğiz.

Risk faktörleri nelerdir?

Yumurtalık kanseri oluşmasında en önemli risk faktörü aile öyküsüdür. Yani kişinin birinci veya ikinci derece akrabalarında daha önce bu kanserin bulunmuş olmasıdır. Birinci derece akrabalar anne, kız kardeş veya kişinin kızıdır. Büyük anne, hala ve teyzeler ikinci derece akraba sayılır. Aile bireylerinde meme ve kolon kanseri olması da bir risk faktörüdür.

Yumurtalık kanserlerinin % 5-10 kadarında kalıtımın büyük rolü vardır. Son yıllarda yapılan genetik çalışmalar bu kanserlerin oluşmasında BRCA-1 genindeki bozulmaların rolü olduğunu göstermiştir. Bu bozukluğun saptandığı kadınların bir kısmı, eğer çocuk sahibi iseler, özellikle yurt dışında, koruyucu olarak, 35 yaşından sonra sağlam yumurtalıklarının ameliyatla çıkarılması için hekimlere başvurmaktadır. Bu işlemin koruyucu etkisi henüz bilinmemektedir.

Belirtileri Nedir?

Hastalığın erken evrelerinde genellikle tipik bir belirti yoktur. Belli belirsiz karın ağrıları, karında şişme ve huzursuzluk, nefes darlığı gibi belirtiler olabilir. Hastalık ilerlediğinde bu şikayetler artar.

Tanı Nasıl Konur, Hangi Tetkikler Yapılır?

  • Her şeyden önce çok iyi bir jinekolojik muayene yapılması gerekir. Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından tüm jinekolojik organların ayrıntılı muayenesi yapılır.
  • Ultrason tetkiki muayene esnasında yapılabilen ve oldukça önemli bilgiler veren bir incelemedir.
  • İç organların ayrıntılı görüntülerini elde etmek için bilgisayarlı tomografi yapılır.
  • Gereğinde böbrekleri daha iyi inceleyebilmek için IVP tetkiki, kalın bağırsakları inceleyebilmek için lavmanlı kolon grafisi de yapılabilir.
  • CA-125 tetkiki: Bir kan testidir. Kanda CA-125 miktarının yüksek çıkması yumurtalık kanserinin bir işareti olabilir.
  • Kesin tanı ameliyat esnasında biyopsi ile konur.

Hastalığın Evreleri (Aşamaları) Nelerdir?

  • Evre I: Hastalık sadece yumurtalıklardadır, komşu ya da uzak başka bir organa geçmemiştir.
  • Evre II: Kanser, yumurtalık dışında rahim veya tüplere de geçmiştir.
  • Evre III: Hastalık karın içine yayılmıştır, karın zarını ve lenf düğümlerini tutmuş olabilir.
  • Evre IV: Hastalık karaciğere ve diğer organlara sıçramıştır.

Tedavisi Nasıldır?

Esas tedavisi ameliyattır. Çoğunlukla rahim ve her iki yumurtalığın birlikte çıkarıldığı TAH+BSO ameliyatı yapılır. Burada önemli olan husus, yumurtalık kanseri ameliyatı yapılırken, ameliyat esnasında cerrah tarafından tüm karın boşluğunun incelenmesi, karaciğer ve tüm karın organlarının gözlenmesidir. Lenf düğümü örneği alınması, karın içi yıkantı suyunun alınıp incelenmesi esastır. Bunların yapılmadığı bir ameliyat eksik yapılmış olur. Yeterli bir ameliyat hem iyi bir evrelemeye imkan verir, hem de hastalığın tekrarlama riskini azaltır.

Evre I vakaların bir kısmında, evre II, III ve IV vakaların hemen tamamında ameliyattan sonra kemoterapi yapılır. Koruyucu kemoterapi yaklaşık olarak 6 ay sürer. Bazı merkezlerde kemoterapi, ilaçların karın boşluğu içine verilmesi şeklinde (intraperitoneal kemoterapi) uygulanmaktadır.

Yumurtalık kanserlerinde kemoterapiden sonra bazen karın içinde tümör kalıntısı olup olmadığını anlamak ve yeni tedavilere karar verebilmek için ikinci, üçüncü kez ameliyatlar yapılabilir.

Kadınlara Öneriler:

  • Eğer ailenizde, yakın akrabalarınızda yumurtalık, meme ve kalın bağırsak kanseri geçirenler varsa siz de mutlaka doktora muayene olunuz ve sizden istenen gerekli tetkikleri yaptırınız.
  • Eğer sizde yumurtalık kanseri saptandıysa bu konuda (Jinekolojik onkoloji) deneyimli kadın-doğum uzmanları tarafından ameliyatınız başarı ile yapılacaktır. Ameliyattan sonra hastalığınızın evresi konusunda bilgi almaktan çekinmeyiniz.
  • Yine ameliyat sonrası koruyucu kemoterapi konusunda bilgi almak ve gerekiyorsa kemoterapi almak için mutlaka bir Tıbbi Onkoloji uzmanına başvurunuz.
  • Over kanserinde, hastalığınızın seyri boyunca arka arkaya birkaç operasyon geçirebilirsiniz, bunu olumsuz bir gidiş gibi düşünmeyiniz.

KARACİĞER KANSERLERİ

Karaciğerde oluşan kanserlerin esas olarak iki tipi vardır:

  1. Primer karaciğer kanseri: Karaciğerin kendi hücrelerinden oluşur.
  2. Kolanjiyokanser: Safra yolları hücrelerinden köken alır.

Primer karaciğer kanseri dünyada özellikle doğu Asya ülkelerinde sıktır; yılda 1 milyona yakın yeni vaka görülmektedir.

Risk Faktörleri:

  • Hepatit B ve C,
  • Siroz,
  • Aflatoksin içeren küflü yiyecekler,
  • Alkol

Primer karaciğer kanserleri aşı ile önlenebilen kanserlerdendir. Toplumda Hepatit B aşısının düzenli olarak yapılmasının karaciğer kanserleri sıklığını azalttığı gösterilmiştir.

Belirti ve Bulgular:

Karında kitle hissedilmesi ve ağrı, iştahsızlık, bulantı, açıklanamayan kilo kaybı, sağ omuza vuran ağrı ve sarılık en önemli belirtilerdir.
Tanı için muayene ve laboratuar tetkiklerinin yanı sıra ultrason, bilgisayarlı tomografi ve MRI yapılarak karaciğerdeki kitle görüntülenir. Kesin tanı biyopsi ile konur. Kan tetkikleri içerisinde, bazı vakalarda AFP tetkiki yüksek bulunur. Ayrıca akciğer grafileri ve tüm vücut kemik sintigrafisi yapılarak hastalığın akciğer ve kemiklere yayılıp yayılmadığı değerlendirilir.

Evreleri (Aşamaları):

Hastalık çok basitçe; 1) Karaciğer içinde sınırlı, 2) Karaciğerde ilerlemiş ve 3) Diğer organlara yayılmış olarak üç evreye ayrılabilir. Tedavide en yüz güldüren grup birinci gruptur.

Tedavisi:

Esas tedavisi cerrahidir. Karaciğer içinde sınırlı kalmış tümörler karaciğerin o bölgesinin ameliyatla çıkarılması ile tedavi edilir. Karaciğer kendini yenileyebilen bir organdır. Ancak bu tür başarılı ameliyatlar maalesef çok az vakada mümkün olabilmektedir. Vakaların yarısından fazlasında siroz eşlik etmektedir. Eğer uygun verici (donör) bulunursa karaciğer transplantasyonu yine bu erken evre vakalar için düşünülebilir. Cerrahi şansı olmayan vakalarda karaciğerdeki tümörlerin yerine ve büyüklüğüne göre “perkütan etanol enjeksiyonu”, “radyofrekans ablasyon”, “kriyoterapi” gibi tedavilerden uygun olanı seçilir. Bu tedaviler dışarıdan, karaciğer üzerindeki ciltten özel bir iğne ile direkt tümör içine girilerek yapılır. Bir diğer tedavi yöntemi, tıpkı anjiyografi yapılır gibi kasıktan atardamar içine girilerek karaciğerde tümörü besleyen damarlar içine ilaç ve tıkayıcı madde vermektir, buna “kemo-embolizasyon” adı verilir. İleri evre vakalarda hedefe yönelik ilaçlardan sorafenib’in sağkalımı uzattığı gösterilmiştir.

DİYABET KANSER İLİŞKİSİ

Diyabetli hastalarda kanser görülme riski diyabet olmayanlara göre daha yüksektir. Bu sonuç 19. yüzyıldan bugüne yani 100 yılı aşkın yapılan gözlemlerin ve araştırmaların bir sonucudur. Genel olarak tip-2 diyabeti olan hastalarda kanser görülme riski şeker hastalığı olmayan kontrol grubuna göre % 20 ila  % 120 arasında daha fazladır. Bu konuda yapılmış birçok epidemiyolojik çalışma vardır ve kanser tipine göre risk değişmektedir. Japonya’da yapılan ve yaklaşık 98000 kişinin izlendiği bir çalışmada diyabetli erkeklerde tüm kanserlerin görülme sıklığı diyabetik olmayan erkeklerden % 27, diyabetli kadınlarda da benzer şekilde % 21 daha fazla bulunmuştur. Diyabetli erkeklerde en yüksek risk % 124 oranıyla karaciğer kanserinde saptanmıştır. Bunu sırasıyla böbrek (% 92), pankreas (% 85), kalın bağırsak (% 36) ve mide (% 23) kanserleri takip etmektedir. Diyabetli kadınlarda da yine en çok karaciğer ve mide kanseri görülme riski artmaktadır; risk artışı sırasıyla karaciğerde % 94 ve midede % 61’dir. İsrail’de yapılan 6700’ü aşkın diyabetli hastanın 8 yıl izlendiği bir çalışmada diyabetli kadınlarda en çok ürogenital sistem ve sindirim sistemi kanserlerinde artış gözlenmiştir; bu kanserlerde risk artışı sırasıyla % 96 ve % 38’dir. İsveç’te ve A.B.D.’de yapılan daha büyük çalışmalarda da benzer sonuçlar gösterilmiş olup diyabetlilerde en çok başta karaciğer ve safra yolları, pankreas, kolon ve rektum olmak üzere tüm sindirim sistemi kanserlerinin ve böbrek kanserinin, diyabetli kadınlarda da bunlara ek olarak rahim, rahim ağzı ve yumurtalık kanserlerinin arttığı bildirilmiştir. Bu çalışmalarda iki ilginç sonuç daha saptanmıştır; birincisi prostat kanserinin diyabetli erkeklerde daha az görülmesidir; örneğin İsrail çalışmasında prostat kanseri görülme riskinde % 47 azalma bildirilmiştir. İkinci önemli bir gözlem ise kanser tanısı konulan şeker hastalarında sağkalımın daha düşük olmasıdır. Kanserle birlikte şeker hastalığının varlığı genel mortaliteyi % 40, cerrahi sonrası ölüm oranını ise % 50 arttırmaktadır. A.B.D.’de 1982’de başlayan ve 16 yıl süren, yaklaşık olarak 500 bin erkek ve kadının katıldığı (toplam 1 milyon kişi) büyük bir gözlem çalışmasında her iki cinste ölümcül kolon, pankreas, karaciğer ve mesane kanseri, kadınlarda da meme kanserleri diyabetlilerde daha fazladır. Kandaki şeker miktarı ile mortalite (ölüm oranı) doğru orantılıdır. Diğer yandan akciğer kanseri ile diyabet ilişkisi gösterilememiştir.

Tip 2 diyabette ve kanserde ortak risk faktörleri vardır; bunlar yanlış beslenme, obezite ve fiziksel aktiviteden uzak bir yaşam tarzıdır. Diyabetlilerde direkt olarak kanser oluşumunu hızlandıran faktörler ise; şeker ve insülin düzeylerinin aşırı derecede artmış olması, yağ dokusundan salgılanan bazı hormonlar ve sitokinlerdir.

Kanser hücreleri, normal hücrelerden farklı olarak yüksek miktarda glukoz yani şeker ile beslenirler. Buna bağlı olarak kanser hücresinin çevresindeki ortam bozularak hücre ve doku hasarı oluşur. Hasar görülen yere vücut savunma mekanizması olarak iltihap hücrelerini gönderir. Vücutta bir iltihap olduğu zaman o bölgede damarlanma fazlalaşır. Bu ortamda DNA mutasyonları artar. Bu değişimler; tümörün gelişmesi, beslenmesi ve çoğalması için çok iyi bir ortam oluşturur. İnsülin hormonunun kan şekerini düşüren metabolik etkisinin yanı sıra yüksek miktarlarda ‘mitojenik’ yani hücre çoğalmasını hızlandıran etkisi de vardır. Bu, kanser oluşumunda rol oynayan faktörlerden birisidir.

Tedavide kullanılan insülinin iki tür etkisi vardır, bunlardan birincisi metabolik etkisidir yani hepimizin bildiği kan şekerini düşürücü etkisidir. Bu zaten olması gereken ve beklediğimiz bir etkidir. Ancak, tip 2 diyabetlilerde sürekli bir açlık duygusu vardır (çünkü kandaki glukoz hücre içine girememektedir; insuline direnç vardır), hastalar çok fazla yemek yer, doyma duygusu oluşmaz ve bu da endojen insülin miktarını arttırır. Bu durum uzun yıllar devam ederse insülinin ikinci etkisi (mitojenik etki) ortaya çıkar. Hücre çoğalmasını hızlandıran bu etki istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla uzun süre ve yüksek dozlarda insülin tedavisi de risklidir. İnsülinin tedavide kullanılan 2 tipi vardır; kısa ve uzun etkili insülinler. Yapılan çalışmalarda kısa etkili insülinlerin kanser riskini arttırdığına dair herhangi bir ilişki gösterilememiştir. Buna karşılık uzun etkili insülinlerin laboratuvar çalışmalarında normal insan insülinine göre IGF reseptörüne daha çok bağlandığı ve hücre çoğalmasını arttırdığı gösterilmiştir. İnsan çalışmalarında ise sonuçlar çelişkilidir. Yaklaşık 127000 hasta dosyasının geriye dönük olarak tarandığı bir Alman çalışmasında uzun etkili insülinlerden birisinin kanser gelişme riskini arttırdığı görülmüştür. Dikkatlerin üzerine toplandığı bu insülin tipi için bir başka çalışmada (Mannucci ve ark. 2010) günlük kullanım dozunun 0.3 IU/kg’ı geçmemesi gerektiği bildirilmiştir. İlacı üreten firmanın yaptırdığı 31 randomize çalışmanın toplu analizinde ise böyle bir kanser risk artışı gösterilememiştir. İsveç ve İskoç çalışmalarında da böyle bir risk artışı gösterilememiştir. Görüldüğü üzere konu tartışmalıdır ve uzmanların görüşü, bu tip insülinleri kullanan kişilerin tedavilerine devam etmeleri yönündedir; sadece genetik olarak kanser riski taşıyan bireylerin insülin tipini değiştirmeleri önerilir.

Ağızdan alınan diyabet ilaçlarından insülin duyarlılığını arttıran biguanid grubu ilaçların (metformin’in), kanseri bir dereceye kadar önlediği gösterilmiştir. Diyabet tedavisinde kullanılan ağızdan alınan ilaçlar aslında kanda insülin düzeyini artırmaya yönelik ilaçlardır. Oysa biguanid grubu ilaçlar (metformin) böyle değildir; tam tersine hem kan şeker düzeyini düşürür, hem de insülin düzeyini artırmaz. Şeker hastalarına ve obezlere önerilen bu oral ilacın (metformin’in) kanser riskini azalttığı gösterilmiştir. Biguanid grubu dışındaki diyabet ilaçlarının böyle bir koruyucu etkisi yoktur. İngiltere’de 62000’den fazla 40 yaş üstü şeker hastasının geriye dönük taramasında metformin’i tek başına kullananlarda, insülin dahil diğer tedavileri kullananlara göre kanser gelişimi en düşük oranda bulunmuştur. ABD’de MD Anderson Kanser Merkezi’nde bu ilacı kullananlarda, kontrol grubuna göre pankreas kanseri gelişme riski anlamlı olarak düşük bulunmuştur (Li ve ark. 2009).

Kaynaklar:

  1. Piatkiewicz P, Czech A. Glucose metabolism disorders and the risk of cancer. Arch. Immunol. Ther. Exp. 2011; 59:215–230.
  2. Giovanucci E, Harlan DM, Archer MC, et al. Diabetes and cancer. Diabetes Care 2010; 33:1674–1685.
  3. Hemkens LG, Grouven U, Bender R. et al. Risk of malignancies in patients with diabetes treated with human insulin or insulin analogues: a cohort study. Diabetologia 2009; 52:1732–1744.
  4. Currie CJ, Poole CD, Gale EAM. The influence of glucose-lowering therapies on cancer risk in type 2 diabetes. Diabetologia 2009; 52:1766–1777.
  5. Hernández-Díaz S, Adami H-O. Diabetes therapy and cancer risk: causal effects and other plausible explanations. Diabetologia 2010; 53:802–808.
  6. Mannucci E, Monami M, Balzi D, et al. Doses of insulin and its analogues and cancer occurence in insulin-treated type 2 diabetic patients. Diabetes Care 2010; 33:1997–2003.
  7. Li D, Yeung SC, Hassan MM et al (2009) Antidiabetic therapies affect risk of pancreatic cancer. Gastroenterology 2009; 137:482–488.

CİLT KANSERLERİ

Esas olarak 3 tip deri kanseri vardır; Bazal hücreli kanser, Yassı epitel hücreli kanser ve Malign Melanoma. İlk ikisi cerrahi olarak çıkarıldığında genellikle şifa ile sonuçlanır, ancak üçüncüsü yani malign melanom en habis olanıdır, ameliyatla çıkarılsa bile tekrarlayabilir.

Malign Melanom Nedir?

Malign melanom, derinin melanosit adı verilen ve deriye doğal rengini veren melanin pigmentini yapan hücrelerden çıkan bir kanser türüdür. Normalde, güneş veya ultraviyole (morötesi) ışınlarına fazla maruz kalındığı zaman cildin bronzlaşmasına, renginin koyulaşmasına yol açan olay bu melanosit dediğimiz hücrelerin fazla miktarda melanin üretmesidir.

Malign melanom genel olarak erişkinlerde görülür, çocuklarda nadirdir. Vücudun her yerinde görülebilir; erkeklerde en çok gövde (omuz-kalça arası) ve baş-boyunda, kadınlarda ise en sık kol ve bacaklarda görülür.

Risk Faktörleri Nelerdir?

Malign melanom oluşmasında rol oynayan bilinen risk faktörleri şunlardır:

  • Vücudun alışılmadık bir yerinde ortaya çıkan benler,
  • Güneş ışınlarına maruziyet,
  • Suni ultraviyole ışınlarına maruziyet (bronzlaşmak v.b. nedenlerle),
  • Ailede bu hastalığa yakalanmış bireylerin bulunması ya da kişinin daha önce melanom geçirmiş olması,
  • Beyaz ırka mensup ve 20 yaş üzerinde olmak,
  • Sarışın ya da kumral olmak,
  • Beyaz ya da açık renkli deriye sahip olmak, çillerin bulunması,
  • Mavi gözlü olmak.

Belirtileri Nedir?

  • Mevcut bir benin büyüklüğünde, şeklinde, renginde değişme,
  • Benin kenarlarında düzensizlik,
  • Bende birden fazla renk bulunması,
  • Benin asimetrik olması, yani ortadan bir çizgi ile ikiye bölersek iki yarısının birbirinden farklı olması,
  • Benin kaşınması,
  • Benin kanaması, dışarı akıntısının olması veya üzerinde yara (ülser) oluşması,
  • Ana benin yakın çevresinde yeni benlerin oluşması.

Bu belirtiler görüldüğünde mutlaka doktora başvurulması gerekir. Kesin tanı biyopsi ile konur.

Malign Melanomun Evreleri

Malign melanom’un kabaca 4 evresi vardır. Evre 1 ve 2’de tümör sadece deridedir. Evre 3’de komşu lenf düğümlerine sıçramıştır, evre 4’de ise lenf düğümlerinin yanı sıra iç organlara yayılma söz konusudur.

Tanıdan sonra doğru bir evreleme için yapılması gereken tetkikler şunlardır:

  • Lenf düğümü haritası ve nöbetçi lenf düğümü biyopsisi: Tümörün hemen yanına enjekte edilen mavi bir boya ya da radyoaktif bir maddeyi tutan ilk lenf düğümü çıkarılarak patolog tarafından incelenir.
  • Akciğer grafisi,
  • Akciğer ve karın bölgesinin bilgisayarlı tomografisi,
  • Gerektiğinde MRG (magnetik rezonans görüntüleme),
  • Gereğinde PET (Pozitron emisyon tomografi),
  • Laboratuar tetkikleri.

Tedavisi:

Malign melanomun tedavisi öncelikle cerrahidir; tümörün bulunduğu cilt geniş bir kesi ile çıkartılır. Açılan kısım plastik bir operasyonla yama yapılarak (deri grefti konularak) tamir edilir. Operasyon esnasında, eğer nöbetçi lenf düğümünde tümör saptanırsa o bölgedeki tüm lenf düğümleri çıkartılır.

Evre 3 yani tümörün lenf düğümlerine sıçradığı vakalarda, ameliyattan sonra koruyucu amaçla ve bir yıl süreyle yüksek dozda İnterferon alfa tedavisi yapılır. Bu tedavide ilaç ilk bir ay haftada beş gün damar yoluyla verilir, sonraki 48 hafta boyunca doz yarıya indirilerek haftada üç gün cilt altına uygulanarak verilir. Bu tedavinin tekrarlamaları azaltıcı, koruyucu yan etkisi gösterilmiştir; nüksleri yaklaşık olarak % 33 azaltmaktadır. Ancak önemli yan etkileri bulunduğundan (karaciğer, tiroid fonksiyonlarında bozulma ve depresyon gibi) hastalar çok yakından izlenmelidir.

Organlara yayılmış vakalarda vakaya göre kemoterapi ve immünoterapi, beyin ve kemik tutulumlarında radyoterapi uygulanır. Son yıllarda immünoterapide büyük gelişmeler kaydedilmiştir. İmmün sistemi baskılayan mekanizmalara karşı geliştirilen hedefe yönelik yeni ilaçlar (ipilimumab, nivolumab, pembrolizumab) ile tedavide oldukça başarılı sonuçlar alınmaktadır. Aşılar ve biyolojik ilaç araştırmaları hızla devam etmektedir.

YEMEK BORUSU KANSERLERİ

Yemek borusu kanserleri gelişmemiş ülkelerde, erkeklerde 4. sırada görülen bir kanser türüdür. Esas olarak iki tipi vardır; 1) Yassı epitel hücreli kanser, 2) Adenokanser. Gelişmemiş ülkelerde daha çok yassı epitel hücreli kanser, A.B.D. ve Avrupa Birliği gibi gelişmiş ülkelerde ise daha çok adenokanser görülmektedir. Adenokanser daha çok yemek borusunun mideye bağlandığı alt ucunda görülmektedir.

Risk Faktörleri:

Belli başlı risk faktörleri şunlardır;

  • Sigara,
  • Fazla miktarda alkol tüketimi (her gün, günde 2 kadehten fazla),
  • Yemek borusunun alt ucunda, daha çok uzun süren reflü hastalığına bağlı olarak ortaya çıkan yapı değişikliği (Barrett özofagusu),
  • Yemek borusunu tahriş eden aşırı sıcak içecekler,
  • Uzun süren demir eksikliği kansızlığı,
  • İleri yaş,
  • Erkeklerde daha sık görülmektedir.

Belirti ve Bulgular:

En sık görülen belirti ağrılı yutma güçlüğü ve kilo kaybıdır. Göğüste, orta hatta yanma hissi ve sindirim bozuklukları da görülebilir.

Evreleri (Aşamaları):

Erken evre hastalıkta tümör sadece yemek borusundadır. Lenf düğümlerine sıçrayan hastalık daha sonra diğer organlara yayılabilir.

Tanı Nasıl Konur, Hangi Tetkikler Yapılır?

Hastaya Baryumlu bir sıvı içirilerek yemek borusunun röntgen filmi alınır; darlığın yeri ve derecesi saptanır. Kesin tanı özofagoskopi ve biyopsi ile konur. Endoskopi işlemi sırasında ultrason yapabilen cihazlarla (EUS) tümörün derinliği saptanabilmektedir. Ayrıca hastalığın yaygınlığını belirlemek için göğüs ve karın bölgelerinin bilgisayarlı tomografi veya MR görüntülemesi alınır. Evrelemede PET’in yeri giderek önem kazanmaktadır.

Tedavisi:

Erken evre hastalığın tedavisi cerrahidir; tümörlü yemek borusu ameliyatla çıkarılarak sağlam kısım mideye bağlanır. Yeterli sağlam kısım yoksa bağırsaktan yemek borusu oluşturulabilir. Lenf düğümlerine sıçramış hastalıkta öncelikle radyoterapi ve kemoterapi birlikte uygulanarak tümör küçültülür, kalan kitle ameliyatla çıkartılır. Tümör bazen kemoradyoterapi ile tamamen silinir, ameliyata gerek kalmaz. Hastalığın tekrarlama riski yüksektir, yakından izlenmelidir. Yeni ilaçlar araştırılmaktadır. Ameliyat şansı olmayan veya nükseden, yemek borusunu tümüyle tıkayan tümörlerde, yemek borusu içine stent denilen, genişleyebilen bir tüp yerleştirilerek yutma sağlanır. Bu amaçla lazer de uygulanabilir.

MİDE KANSERİ

Mide kanseri, 2012 istatistik verilerine göre tüm dünyada erkeklerde akciğer, prostat ve kolorektal kanserden sonra dördüncü, kadınlarda ise 6. sırada görülen bir kanser türüdür. Gelişmiş ülkelerde büyük ölçüde kontrol altına alınmış olup halen gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Coğrafi ve etnik dağılımı da çok farklıdır; en çok doğu Asya (Japonya, Kore ve Çin), doğu Avrupa ve Güney Amerika ülkelerinde görülmektedir.

İki Farklı Tip Kanser:

Günümüzde mide kanserinin yerleşim yerine göre iki farklı tipi olduğu kabul edilmektedir;

  1. Proksimal kanser: Midenin yemek borusuna komşu olduğu bölgeden gelişen kanserler. Bunların reflü hastalığı, obezite, alkol ve sigara ile yakın ilişkisi vardır ve gelişmiş ülkelerde en sık bu tip görülür. Bu tip, erkeklerde ve gençlerde daha fazladır.
  2. Distal kanser: Midenin on iki parmak bağırsağına komşu alt kısmından çıkan kanserler. Esas olarak  Helicobacter pylori  enfeksiyonu ve gastrit ile ilişkili olan ve gelişmemiş ülkelerde görülen kanserlerdir. Bu tip daha çok ileri yaşta görülür.

Risk Faktörü Olarak Beslenme Tarzı:

Tuz ve tuzlu yiyecekler, tuzlanarak korunan gıdalar (salamura v.b.) mide kanseri için risk taşımaktadır. Katkı maddesi olarak nitrat ve nitrit içeren gıdalar aynı şekilde sakıncalıdır. Tarımda nitratlı gübrelerin aşırı kullanılmamasına özen gösterilmelidir. Yeşil yapraklı sebzeler ve C vitamininden zengin meyveler koruyucu etki göstermektedir.

Belirti ve Bulgular:

Erken dönemlerde sindirim bozukluğu, midede şişkinlik ve gaz yakınması görülebilir. Daha sonra bunlara iştahsızlık, halsizlik, bulantı, kusma ve mide bölgesinde ağrılar eşlik edebilir. Nedeni açıklanamayan kilo kayıplarında mide mutlaka incelenmelidir. İleri evre vakalarda sarılık ve karında sıvı toplanması ortaya çıkabilir.

Tanı Nasıl Konur, Hangi Tetkikler Yapılır?

Baryumlu mide grafisi tümörü gösterebilir, ancak kesin tanı endoskopi (gastroskopi) ve biyopsi ile konur. Evreleme için bilgisayarlı tomografi v.b. görüntüleme tetkikleri yapılır. Laboratuar incelemelerinde kansızlık görülen bir hastada dışkıda gizli kan tetkiki bazen ilk uyarıcı bulgu olabilir.

Tedavisi:

Erken evrede kesin tedavisi ameliyattır. Midenin tümü ya da bir kısmı, komşu lenf düğümleri ile birlikte çıkarılır. Ameliyatın, bu konuda deneyimli merkezlerde yapılması esastır. Ameliyat sonrası koruyucu olarak operasyon bölgesine radyoterapi verilirken aynı zamanda sistemik kemoterapi uygulanır (kemo-radyoterapi). Sadece kemoterapi de ek tedavi seçeneklerinden birisidir ve ameliyat öncesi başlanıp ameliyattan sonra bir süre daha devam edilir. Ameliyat yapılamayan vakalara gıda geçişini sağlamak için mideye stent tatbik edilebilir. Başta karaciğer olmak üzere diğer organlara yayılmış vakalarda semptomları gidermek için kemoterapi, kanama kontrolü için radyoterapi yapılabilir. Son yıllarda yaygın hastalıkta immünoterapi çalışmaları ve hedefe yönelik ilaçlar ümit verici sonuçlar vermeye başlamıştır.