TİROİD CA – HEDEFE YÖNELİK TEDAVİLER

HEDEFE YÖNELİK İLAÇLAR NE DEMEKTİR?

Kanser tedavisinde kemoterapiden sonra en önemli gelişme olan hedefe yönelik tedavilerin kolon, meme, akciğer kanseri, nöroendokrin tümörler, bazı sarkomlar, lenfoma, böbrek ve karaciğer kanserlerinden sonra tiroid kanserlerinde de etkinliği gösterildi.

Bilindiği gibi, organ kanserlerinde kanserleşmeye yol açan gen mutasyonları ve bunlarla ilişkili hücre çoğalmasını uyaran temel moleküler mekanizmalar son yıllarda birer birer aydınlatılmaya başlandı. Hedef moleküllerin ve hücre zarından çekirdeğe iletilen çoğalma sinyali yollarının belirlenmesi bu hedeflere yönelik ilaçların geliştirilmesini mümkün kıldı.

Hedefe yönelik ilaçların bir kısmı, hücre zarındaki reseptörlere bağlanarak onların etkisini bloke eden monoklonal antikor yapısında büyük moleküllerdir. Diğer önemli bir kısmı ise, hücre içinde, reseptörde ya da sitoplazmada tirozin kinaz enzimini baskılayan ve böylece hücre büyüme, çoğalma, yeni damar oluşturma sinyallerini durdurabilen küçük molekül yapısında ilaçlardır.

TİROİD KANSERLERİNİN TİPLERİ VE TEDAVİSİ

Tiroid kanserlerinin başlıca 3 tipi vardır;

  1. Diferansiye kanserler (Papiller, Folliküler, Hurthle hücreli)
  2. Meduller kanser
  3. Anaplastik kanser

Diferansiye kanserler en çok görülen tiroid kanserleridir; bunların içinde de % 87 oranıyla en çok papiller kanser görülür. Folliküler kanserlerin görülme oranı yaklaşık % 6 olup meduller kanserler ise % 2-5 oranında görülür. Anaplastik kanserler tiroid kanserlerinin % 1’i kadardır.

Tiroid kanserlerinin esas küratif tedavisi cerrahidir. Bu nedenle erken evrede tanı çok önemlidir. Diferansiye tiroid kanserlerinde cerrahiden sonra geride kalan kanserli tiroid dokusunu ortadan kaldırmak, böylece nüks ve metastazları önlemek için radyoaktif iyot (I131) ile ablasyon (RIA) tedavisi yapılır. RIA tedavisi nüks ve metastazlarda tekrarlanabilir, ancak bir süre ya da toplam 600 mCi doz sonrası bazı vakalarda (% 20-25) direnç gelişir (I131 refrakter vakalar).

Gerek RIA tedavisine direnç gelişen diferansiye tiroid kanserlerinde, gerekse lokal olarak ilerlemiş veya metastatik meduller kanserde son yıllara kadar etkin tedavi ilaçları yoktu. Son 5 yıl içerisinde bu konuda önemli gelişmeler kaydedildi.

BAŞARISI KANITLANAN YENİ İLAÇLAR

2013 yılında, I131 refrakter lokal ileri ya da metastatik diferansiye tiroid kanserlerinde yapılan faz III, çok merkezli, plasebo kontrollü çift kör randomize DECISION çalışmasında, hedefe yönelik Sorafenib ilacının hastaların nükssüz sağkalım (tekrarlamasız hayatta kalma) süresini anlamlı olarak uzattığı (plaseboya kıyasla 5 ay) gösterildi. Objektif kısmi tümör küçülmesi oranı % 12, tümörü kontrol oranı ise % 54’dü. Daha önce hiçbir etkin tedavisi olmayan, kemoterapi ile sadece % 5 cevap alınabilen bu grup hastalarda bu sonuçlar oldukça önemli birer gelişmedir.

Diğer yandan, iyotla bir ilişkisi olmayan ve parafolliküler C hücrelerinden gelişen meduller kanserde ret onkogeninin kanser oluşumunda önemli bir rol oynadığı uzun yıllardır biliniyordu. Meduller tiroid kanserlerinin % 20-25’i kalıtımsal geçış gösterir ve bunların tümünde ret onkogeni aktiftir. Kalıtımsal olmayan meduller kanserlerin hemen hemen yarısında yine bu onkogen aktiftir. ret proto-onkogeni hücre membranında bir reseptör proteinini kodlar ve meduller kanserde bu gende ve proteinde aktive edici bir çok mutasyon bildirilmiştir.

Ocak 2012’de, daha önceki yıllarda ret sinyal yollarını baskıladığı gösterilmiş olan ve faz II çalışmalarda etkin bulunan çoklu kinaz inhibitörü Vandetanib ilacının faz III çalışması yayınlandı. ZETA çalışması olarak bilinen ve yine çok merkezli, plasebo kontrollü çift kör bu randomize çalışmada, bu ilacın hastaların nükssüz hayatta kalma süresini plaseboya göre yaklaşık 11 ay uzattığı saptandı. Objektif cevap oranı % 45’lerdeydi ve bu çarpıcı sonuçlar FDA’in ilacı onaylamasını sağladı.

Ekim 2012’de bir başka hedefe yönelik ilaç olan Cabozantinib’in yine lokal ileri veya metastatik meduller kanseri vakalarında benzer bir faz III çalışması (EXAM çalışması) yayınlandı. Vandetanib gibi ret dahil başka tirozin kinazları da baskılayan bu ilacın da hastaların nükssüz hayatta kalma süresini anlamlı olarak uzattığı (plaseboya göre 7 ay) gösterildi, % 28 objektif yanıt elde edildi ve sonuçta FDA tarafından onaylanarak ABD’de piyasaya çıktı.

Vandetanib ve Cabozantinib, ağızdan alınan tablet şeklinde ilaçlardır ve kendilerine göre yan etkileri vardır (el-ayak deri hassasiyeti, ishal, EKG değişikliği, hipertansiyon gibi), ancak bunlar KT’den farklı ve yönetimi kolay yan etkilerdir.

Sonuç olarak günümüzde lokal olarak ilerlemiş veya metastaz yapmış meduller tiroid kanserinde tümör küçülmesi sağladığı gibi hastaların tekrarlama olmadan yaşam sürelerini de anlamlı olarak uzatan iki hedefe yönelik ilaç ABD’de FDA tarafından onaylanmış ve piyasaya çıkmış bulunmaktadır. Bunların dışında da yine bir çok hedefe yönelik yeni ilaçlarla faz I, faz II çalışmalar diğer solid tümörlerin yanısıra tiroid kanserlerinde de devam etmektedir.

PANKREAS KANSERİ

Pankreas, midenin arkasında, omurganın önünde yer alan, yaklaşık olarak 15 cm uzunluğunda bir organdır. Esas olarak iki farklı ve önemli işlevi vardır; on iki parmak bağırsağına yaptığı salgısı ile sindirime yardımcı olmak, kana verdiği hormonları ile (insülin, glukagon v.b.) kan şekerini düzenlemek. Birinci grup görevi üstlenen hücrelerden oluşan kanser en çok bilinen pankreas kanseri olup adenokanser yapısındadır. Hormon salgılayan hücrelerden oluşan tümörler ise insülinoma, glukagonoma gibi endokrin pankreas tümörleridir, bunlar daha az sıklıkta görülür ve adenokanserlere göre daha yavaş seyirlidir. Bu yazıda pankreas adenokanseri hakkında bilgiler yer almaktadır.

Pankreas Kanseri Risk Faktörleri:

İleri yaş (60 ve üzeri), sigara alışkanlığı, uzun süren şeker hastalığı, kronik pankreatit ve obezite bilinen belli başlı risk faktörleridir. Ayrıca genç yaşta ortaya çıkan vakalarda kalıtımın önemli bir yeri vardır. Alkol konusu tartışmalıdır; aşırı miktarları (günde 4 kadeh ve üzeri) öncelikle kronik pankreatite zemin hazırlayarak riski arttırabilir.

Belirti ve Bulgular:

Pankreas kanserlerinde en sık görülen belirti ve bulgular sarılık, şiddeti giderek artan kuşak tarzında karın ağrısı, iştahsızlık, yorgunluk ve açıklanamayan kilo kaybıdır. Sarılık, safra kanalının tümör tarafından baskısı nedeniyle tıkanmasına bağlıdır; hastalarda bazen inatçı kaşıntılar görülür.

Tanı Nasıl Konur?

İyi bir fizik muayenenin ardından laboratuar tetkikleri, tüm karın bilgisayarlı tomografisi, gereğinde MR görüntüleme pankreastaki kitleyi ortaya çıkarır. Pankreas adenokanserinde kanda, tümör belirteci olarak CA 19-9 yükselebilir. Safra kanalının tıkanıklığı özel bir endoskopi tetkiki olan ERCP işlemi ile gösterilebilir. Ayrıca bu işlem sırasında kanal içine stent denilen ince bir kateter yerleştirilerek safranın barsağa akması sağlanır; sarılık ve buna bağlı kaşıntı giderilir. Kesin tanı kitleden parça alınması yani biyopsi ile konur.

Tedavisi Nasıldır ?

Eğer hastalık sadece pankreasta ise, karaciğer ya da başka organlara yayılmamışsa esas tedavisi cerrahidir (Whipple ameliyatı). Tümörlü pankreas bölgesi çevre dokuyla birlikte çıkarılır. Ameliyat sonrası koruyucu ilaç tedavisi (adjuvan kemoterapi) veya ilaç ve ışın tedavisi bir arada (kemoradyoterapi) uygulanabilir. Avrupa ülkelerinde kemoterapi tercih edilirken A.B.D.’de daha çok kemoterapinin radyoterapi ile birlikte uygulanması tercih edilmektedir. İlerlemiş, başta karaciğer olmak üzere diğer organlara yayılmış vakalarda tedavinin esas amacı hastaları rahatlatmak, şikayetlerini gidermektir. Kemoterapinin yanı sıra ağrıyı gidermek ve beslenme desteği sağlamak esastır. Pankreas kanserinde de son yıllarda umut vaad eden ve yan etkileri az olan hedefe yönelik biyolojik ilaçlar (erlotinib gibi) yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır.

Pankreas Kanserinden Vefat Eden Bazı Ünlüler:

Ünlü İtalyan Tenor Luciano Pavarotti (72) , İtalyan aktör Marcello Mastroianni (72), aktris Anna Magnani (65), Amerikan aktör Michael Landon (54) (Küçük Ev dizisinde oynamıştı), ünlü Avusturya’lı ve Nobel ödüllü fizikçi Wolfgang Pauli (58), ünlü Amerikan ekonomist W. Adams (76), Hint sinemasının klasiklerinden Avare filminin ünlü yıldızı Nergiz (51) ve Türk-Amerikan müzik prodüktörü Arif Mardin (74) pankreas kanserinden vefat etmişlerdir.

OVER (YUMURTALIK) KANSERLERİ

Over yani yumurtalık kanserleri kadın kanserleri içinde meme ve rahim kanserlerinden sonra üçüncü sırada en çok görülen bir kanser tipidir. Vakaların yarıdan fazlası 65 yaşın üzerinde görülür. Yumurtalıklardan değişik türde kanserler oluşabilir, burada epitel kökenli kanserlerden bahsedeceğiz.

Risk faktörleri nelerdir?

Yumurtalık kanseri oluşmasında en önemli risk faktörü aile öyküsüdür. Yani kişinin birinci veya ikinci derece akrabalarında daha önce bu kanserin bulunmuş olmasıdır. Birinci derece akrabalar anne, kız kardeş veya kişinin kızıdır. Büyük anne, hala ve teyzeler ikinci derece akraba sayılır. Aile bireylerinde meme ve kolon kanseri olması da bir risk faktörüdür.

Yumurtalık kanserlerinin % 5-10 kadarında kalıtımın büyük rolü vardır. Son yıllarda yapılan genetik çalışmalar bu kanserlerin oluşmasında BRCA-1 genindeki bozulmaların rolü olduğunu göstermiştir. Bu bozukluğun saptandığı kadınların bir kısmı, eğer çocuk sahibi iseler, özellikle yurt dışında, koruyucu olarak, 35 yaşından sonra sağlam yumurtalıklarının ameliyatla çıkarılması için hekimlere başvurmaktadır. Bu işlemin koruyucu etkisi henüz bilinmemektedir.

Belirtileri Nedir?

Hastalığın erken evrelerinde genellikle tipik bir belirti yoktur. Belli belirsiz karın ağrıları, karında şişme ve huzursuzluk, nefes darlığı gibi belirtiler olabilir. Hastalık ilerlediğinde bu şikayetler artar.

Tanı Nasıl Konur, Hangi Tetkikler Yapılır?

  • Her şeyden önce çok iyi bir jinekolojik muayene yapılması gerekir. Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından tüm jinekolojik organların ayrıntılı muayenesi yapılır.
  • Ultrason tetkiki muayene esnasında yapılabilen ve oldukça önemli bilgiler veren bir incelemedir.
  • İç organların ayrıntılı görüntülerini elde etmek için bilgisayarlı tomografi yapılır.
  • Gereğinde böbrekleri daha iyi inceleyebilmek için IVP tetkiki, kalın bağırsakları inceleyebilmek için lavmanlı kolon grafisi de yapılabilir.
  • CA-125 tetkiki: Bir kan testidir. Kanda CA-125 miktarının yüksek çıkması yumurtalık kanserinin bir işareti olabilir.
  • Kesin tanı ameliyat esnasında biyopsi ile konur.

Hastalığın Evreleri (Aşamaları) Nelerdir?

  • Evre I: Hastalık sadece yumurtalıklardadır, komşu ya da uzak başka bir organa geçmemiştir.
  • Evre II: Kanser, yumurtalık dışında rahim veya tüplere de geçmiştir.
  • Evre III: Hastalık karın içine yayılmıştır, karın zarını ve lenf düğümlerini tutmuş olabilir.
  • Evre IV: Hastalık karaciğere ve diğer organlara sıçramıştır.

Tedavisi Nasıldır?

Esas tedavisi ameliyattır. Çoğunlukla rahim ve her iki yumurtalığın birlikte çıkarıldığı TAH+BSO ameliyatı yapılır. Burada önemli olan husus, yumurtalık kanseri ameliyatı yapılırken, ameliyat esnasında cerrah tarafından tüm karın boşluğunun incelenmesi, karaciğer ve tüm karın organlarının gözlenmesidir. Lenf düğümü örneği alınması, karın içi yıkantı suyunun alınıp incelenmesi esastır. Bunların yapılmadığı bir ameliyat eksik yapılmış olur. Yeterli bir ameliyat hem iyi bir evrelemeye imkan verir, hem de hastalığın tekrarlama riskini azaltır.

Evre I vakaların bir kısmında, evre II, III ve IV vakaların hemen tamamında ameliyattan sonra kemoterapi yapılır. Koruyucu kemoterapi yaklaşık olarak 6 ay sürer. Bazı merkezlerde kemoterapi, ilaçların karın boşluğu içine verilmesi şeklinde (intraperitoneal kemoterapi) uygulanmaktadır.

Yumurtalık kanserlerinde kemoterapiden sonra bazen karın içinde tümör kalıntısı olup olmadığını anlamak ve yeni tedavilere karar verebilmek için ikinci, üçüncü kez ameliyatlar yapılabilir.

Kadınlara Öneriler:

  • Eğer ailenizde, yakın akrabalarınızda yumurtalık, meme ve kalın bağırsak kanseri geçirenler varsa siz de mutlaka doktora muayene olunuz ve sizden istenen gerekli tetkikleri yaptırınız.
  • Eğer sizde yumurtalık kanseri saptandıysa bu konuda (Jinekolojik onkoloji) deneyimli kadın-doğum uzmanları tarafından ameliyatınız başarı ile yapılacaktır. Ameliyattan sonra hastalığınızın evresi konusunda bilgi almaktan çekinmeyiniz.
  • Yine ameliyat sonrası koruyucu kemoterapi konusunda bilgi almak ve gerekiyorsa kemoterapi almak için mutlaka bir Tıbbi Onkoloji uzmanına başvurunuz.
  • Over kanserinde, hastalığınızın seyri boyunca arka arkaya birkaç operasyon geçirebilirsiniz, bunu olumsuz bir gidiş gibi düşünmeyiniz.

KOLON KANSERİ TEDAVİSİNDE YENİ GELİŞMELER

(ASCO 2012 Gastrointestinal Kanserler Sempozyumu’ndan Özetler)

1. Metastatik Kolorektal Kanser (mKRK)’in son basamak tedavisinde faz III randomize CORRECT Çalışması:

Dr. Axel Grothey tarafından sunulan bu çalışma, standart tüm tedavileri kullandıktan sonra progresse olan  mKRK’li hastalarda yeni bir çoklu tirozin kinaz inhibitörü olan Regorafenib ile en iyi destek tedavisinin plasebo+en iyi destek tedavisi ile karşılaştırıldığı faz III, randomize, çift kör çok merkezli bir çalışmadır. Regorafenib VEGFR 1-3 ve TIE-2 inhibisyonu ile anti-anjiojenik, PDGFR-beta ve FGFR inhibisyonu ile stromal sinyal inhibitörü ve KIT, PDGFR ve RET inhibisyonları ile de anti-onkojenik özellikleri olan yeni bir ilaçtır. İnsanda yarı ömrü yaklaşık olarak 26-28 saat olup iki aktif metaboliti vardır; M2 ve M5. Çalışmanın dizaynı aşağıda olduğu gibidir;

Uluslararası çok merkezli olan çalışmaya ülkemiz de 2 merkezle (İÜ Onkoloji Enstitüsü ve Gazi Üniv. Tıp Fak.) katılmıştır. Çalışmanın Regorafenib alan kolunda 505 hasta, plasebo kolunda ise 255 hasta mevcuttur. Regorafenib kolunda vakaların % 54’ünde, plasebo kolunda ise % 61.6’sında K-ras mutasyonu vardır. Yine her iki kolda yaklaşık olarak % 60 vaka daha önce 4 ya da daha fazla sistemik anti-kanser tedaviler almıştır. Çalışmanın primer sonlanım noktası olan genel sağkalım Regorafenib kolunda median 6.4 ay, plasebo kolunda 5 ay olarak bulunmuş olup aradaki fark anlamlıdır (tek yönlü p: 0.0052, HR: 0.77). Progresyonsuz sağkalım da Regorafenib kolunda anlamlı olarak daha iyi bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma pozitif bir çalışma olup mKRK tedavisinde etkili yeni bir ilaç daha listeye eklenmiştir. En sık bildirilen grade-3 yan etkileri el-ayak sendromu (%16), yorgunluk (%9), hipertansiyon (%7.2), diyare (%7) ve cilt döküntüsü (%5.8) dür. mKRK’de etkili bulunan ilk çoklu kinaz inhibitörü küçük molekül olan bu ilacın FDA ve EMEA onayı beklenmektedir.

2. mKRK’in 2. basamak tedavisinde faz III randomize FOLFIRI ± Panitumumab (Pmab)’ın değerlendirildiği 181 Çalışması’nın final sonuçları:

Dr. Alberto Sobrero tarafından sunulan bu çalışma, yapısal olarak tamamen human bir EGFR inhibitörü olan Pmab’ın 2. basamakta FOLFIRI kombinasyonuna eklenmesinin değerlendirildiği faz III, randomize, çok merkezli bir çalışmadır. Çalışmanın ilk sonuçları daha önce Kasım 2010’da JCO’de yayınlanmıştı ve FOLFIRI’ye Pmab eklenmesinin progresyonsuz sağkalımı ve cevap oranını anlamlı olarak arttırdığı gösterilmişti. Burada çalışmaya son hasta alımından 30 ay sonraki final sonuçlar sunulmuştur. Vakaların yaklaşık olarak % 65’i daha önce oxaliplatin, % 20 kadarı da bevacizumab kullanan hastalardır. Sonuç olarak K-ras mutant olmayan hastalarda (n=597) objektif cevap oranı Pmab+FOLFIRI kolunda % 36 iken sadece FOLFIRI kolunda % 9.8’dir (p<0.0001). Yine bu grupta progresyonsuz sağkalım (PSK) Pmab+FOLFIRI kolunda median 6.7 ay, FOLFIRI kolunda 4.9 ay bulunmuştur (p: 0.023). Genel sağkalım (GSK) Pmab+FOLFIRI kolunda 14.5 ay, FOLFIRI kolunda 12.5 ay olmakla birlikte aradaki fark anlamlı değildir (p:0.37). Burada FOLFIRI kolundaki hastaların protokol sonrası % 34’ünün anti-EGFR mAb almış olmaları rol oynamış olabilir. Bu çalışmanın ilginç sonuçlarından birisi cilt toksisitesi ile ilgilidir. Pmab kolunda grade 2-4 cilt toksisitesi gelişen hastalarda gerek PSK, gerekse GSK hiç cilt toksisitesi oluşmayan hastalara göre anlamlı olarak çok daha iyi bulunmuştur; PSK 7.4 ay vs 4 ay (p:0.0003), GSK 16.6 ay vs 8.4 ay (p<0.0001). Bu açıdan, anti-EGFR mAb tedavisinde 28. güne kadar cilt toksisitesinin gelişip gelişmemesi bu hastalarda prognostik bir gösterge olabilir.

3. Evre III kolon kanserinde adjuvan Capecitabine+Oxaliplatin (XELOX) tedavisinin (NO16968 Çalışması) final sonuçları:

Dr. H-J. Schmoll tarafından sunulan bu çalışmanın dizaynı aşağıda olduğu gibidir; 

Primer sonlanım noktası hastalıksız sağkalım olan ve pozitif sonuçlanan bu çalışma da daha önce yayınlanmış ve NCCN kılavuzuna da girmişti. Burada median 7 yıl sonrası GSK sonuçları sunuldu. Yedi yılda adjuvan XELOX’un sağkalım avantajı da gösterildi (HR: 0.83, p=0.0367). Bu konuda yapılan diğer 2 çalışma (MOSAIC ve NSABP C-07) ile karşılaştırıldığında üç çalışmanın da benzer HSK ve GSK avantajı gösterdiği söylenebilir. Sadece anlamlı GSK avantajı MOSAIC ve NO16968 çalışmalarında mevcuttur. Diğer yandan her üç çalışmada da 70 yaş ve üzerinde adjuvan kemoterapinin yararı az olmakla birlikte XELOX rejimi daha elverişli gibi görülmektedir (HSK’da HR=0.86, GSK’da HR:0.91). Sonuç olarak XELOX rejimi evre III kolon kanserli hastalarda FOLFOX ve FLOX rejimleri gibi kategori 1 düzeyinde standart adjuvan tedavi seçeneklerinden birisidir.

Kaynaklar:

  1. www.asco.org
  2. Peeters M., et al. Randomized phase III study of panitumumab with fluorouracil, leucovorin, and irinotecan (FOLFIRI) compared with FOLFIRI alone as second-line treatment in patients with metastatic colorectal cancer. J Clin Oncol, 28: 4706-4713, 2010.
  3. Haller DG., et al. Capecitabine plus oxaliplatin compared with fluorouracil and folinic acid as adjuvant therapy for stage III colon cancer. J Clin Oncol, 29: 1465-1471, 2011.
  4. NCCN Guidelines: Colon Cancer, Version 3, 2012.

KARACİĞER KANSERLERİ

Karaciğerde oluşan kanserlerin esas olarak iki tipi vardır:

  1. Primer karaciğer kanseri: Karaciğerin kendi hücrelerinden oluşur.
  2. Kolanjiyokanser: Safra yolları hücrelerinden köken alır.

Primer karaciğer kanseri dünyada özellikle doğu Asya ülkelerinde sıktır; yılda 1 milyona yakın yeni vaka görülmektedir.

Risk Faktörleri:

  • Hepatit B ve C,
  • Siroz,
  • Aflatoksin içeren küflü yiyecekler,
  • Alkol

Primer karaciğer kanserleri aşı ile önlenebilen kanserlerdendir. Toplumda Hepatit B aşısının düzenli olarak yapılmasının karaciğer kanserleri sıklığını azalttığı gösterilmiştir.

Belirti ve Bulgular:

Karında kitle hissedilmesi ve ağrı, iştahsızlık, bulantı, açıklanamayan kilo kaybı, sağ omuza vuran ağrı ve sarılık en önemli belirtilerdir.
Tanı için muayene ve laboratuar tetkiklerinin yanı sıra ultrason, bilgisayarlı tomografi ve MRI yapılarak karaciğerdeki kitle görüntülenir. Kesin tanı biyopsi ile konur. Kan tetkikleri içerisinde, bazı vakalarda AFP tetkiki yüksek bulunur. Ayrıca akciğer grafileri ve tüm vücut kemik sintigrafisi yapılarak hastalığın akciğer ve kemiklere yayılıp yayılmadığı değerlendirilir.

Evreleri (Aşamaları):

Hastalık çok basitçe; 1) Karaciğer içinde sınırlı, 2) Karaciğerde ilerlemiş ve 3) Diğer organlara yayılmış olarak üç evreye ayrılabilir. Tedavide en yüz güldüren grup birinci gruptur.

Tedavisi:

Esas tedavisi cerrahidir. Karaciğer içinde sınırlı kalmış tümörler karaciğerin o bölgesinin ameliyatla çıkarılması ile tedavi edilir. Karaciğer kendini yenileyebilen bir organdır. Ancak bu tür başarılı ameliyatlar maalesef çok az vakada mümkün olabilmektedir. Vakaların yarısından fazlasında siroz eşlik etmektedir. Eğer uygun verici (donör) bulunursa karaciğer transplantasyonu yine bu erken evre vakalar için düşünülebilir. Cerrahi şansı olmayan vakalarda karaciğerdeki tümörlerin yerine ve büyüklüğüne göre “perkütan etanol enjeksiyonu”, “radyofrekans ablasyon”, “kriyoterapi” gibi tedavilerden uygun olanı seçilir. Bu tedaviler dışarıdan, karaciğer üzerindeki ciltten özel bir iğne ile direkt tümör içine girilerek yapılır. Bir diğer tedavi yöntemi, tıpkı anjiyografi yapılır gibi kasıktan atardamar içine girilerek karaciğerde tümörü besleyen damarlar içine ilaç ve tıkayıcı madde vermektir, buna “kemo-embolizasyon” adı verilir. İleri evre vakalarda hedefe yönelik ilaçlardan sorafenib’in sağkalımı uzattığı gösterilmiştir.

KANITLANMAMIŞ (ALTERNATİF?) KANSER TEDAVİLERİNİN YAN ETKİLERİ NELERDİR?

Günümüzde standart, bilimsel kanser tedavisinin başarısının sınırlı olması, araştırmaların uzun sürmesi, yeni ilaçların pahalı olması gibi faktörler kanser hastalarını alternatif yollar aramaya itmektedir. Talep söz konusu olunca bu arada fırsatları değerlendirmek isteyen,  hekimlikle hiçbir ilişkisi olmayan, haksız kazanç peşindeki bir kısım uyanıklar da maalesef bu hastalara mucize (!) alternatif tedaviler sunmakta geç kalmamaktadır. Bu durum yalnız ülkemizde değil, gelişmiş ülkeler dahil tüm dünyada söz konusudur.

Bu yazıda, etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmamış bir takım bitkisel karışımların bilimsel olarak saptanmış yan etkilerinden bahsedilecektir. Öncelikle bu karışımların farmakolojik olarak bir ilaç olmadığını belirtmek istiyorum. Söz konusu bitkilerin kök, gövde, yaprak ya da tohumlarından değişik usullerle hazırlanmış, içinde bir çok kimyasal madde içeren, dozları belli olmayan karışımlar söz konusudur.

Aslında bir kısmı yemeklerimizde yer alan bu bitkilerin ilaç gibi konsantre olarak ve sürekli kullanılmasının nasıl toksik olabileceğini de burada göreceğiz.

Bitkisel preparatlarda kalite ve güvenlik sorunu ne ölçüdedir?

Bilindiği gibi bir çok bitkisel karışım Sağlık Bakanlığı’nın denetimi olmaksızın aktarlarda, bakkal ve marketlerde hatta eczanelerde serbestçe satılmaktadır. Büyük marketlerde ve eczanelerde paketlenmiş ve etiketli olarak satılan bitkisel ürünler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın izni alınarak ve Türk Gıda Kodeksi’ne uygun üretildiği belirtildiği için açık satılanlardan daha kaliteli ve güvenlidir. Ancak bu türden, geleneksel tıpta yıllardır kullanılan bitkisel ürünlerde bile piyasaya çıkmadan önce lisans alınması gerektiği Avrupa’da gündeme gelmiş bulunmaktadır. ABD’de ise bu tip ürünler için FDA onayı gerekmemekte, fakat gıda standartlarına uyum şartı aranmaktadır.

Bitkisel karışımlara bulaşabilecek en zararlı maddeler bakteri toksinleri, aflatoksin dediğimiz ve karaciğer kanserine yol açan küf mantarı toksinleri, böcek öldürücüler, kadmiyum, civa, arsenik gibi toksik metaller ve hatta aspirin gibi bazı ilaçlardır.

Kanser hastalarında beklenmedik ciddi bir sorunla karşılaşıldığında bu tür bitkisel bir preparat alıp almadığı mutlaka sorgulanmalıdır.

Kalbe ve dolaşım sistemine toksik olan (kardiyotoksik) bitkiler nelerdir?

Zambak sınıfı bitkiler ve çiğdem, yüksük otu, meyan kökü, at kestanesi, dağ tütünü (öküz gözü), eşek hıyarı, bıldırcın otu kökü. Bu bitkilerin bir kısmından zaten kalb hastalarına yönelik ilaçlar üretilmektedir. Ancak bitki olarak yiyecek şeklinde alınırlarsa kalb yetmezliği, atım bozuklukları ve ani ölüme kadar giden zehirlenmeler görülebilir.

Karaciğere toksik olan bitkiler:

Çalı yaprakları veya kökü, meşe türleri, güneş çiçeği (heliotrop), adam otu, öksürük otu, karakafes kökü. Bu tür bitkiler ölümcül olabilen ciddi karaciğer hasarına yol açabilmektedir.

Böbreklere toksik bitkiler:

Manolya, at kestanesi çekirdeği, Çin porsuk ağacı yaprakları, eşek hıyarı gibi bitkiler fazla miktarda alındığında böbrek yetmezliğine yol açmaktadır.

Sinir sistemine toksik olan bitkiler:

Pelin otu, bıldırcın otu kökü, artemisya türleri, Gingko bitkisi tohum ve yaprakları, Hint tütünü, sarı yasemin kökü, adam otu. Bu tür bitkiler fazla alındığında vücutta kasılmalar, sinir sistemi bozuklukları ve şuur bulanıklığı görülebilmektedir.

Diğer ilaçlarla etkileşen bitkiler:

Çeşitli hastalıklar nedeniyle kullanılan ilaçlarla etkileşen bir çok bitki mevcuttur; bunlar ilaçların yan etkilerini arttırabildiği gibi ilaçların vücuttan hızla atılımına yol açarak etkilerini de azaltabilirler. Örneğin çok yararlı bir besin olan sarmısak kan pıhtılaşmasını azaltır ve bu tür ilaç (örneğin Warfarin) kullananlarda kanamalara yol açabilir. Yeşil çay ve papatya çayı da böyledir. Aloe vera yaprakları veya jel formu ağızdan alınırsa ishal ve potasyum kaybına yol açarak ağız yoluyla alınan başka ilaçların barsaktan emilimini azaltır. Hindiba çiçeği idrar söktürücü etki gösterir ve benzer etkide ilaçlarla kullanılırsa aşırı su kaybına, tansiyon düşmelerine neden olabilir.

Hastalara öneriler:

  1. Herhangi bir nedenle bitkisel ürünler kullanıyorsanız doktorunuza mutlaka bu konuda bilgi veriniz. Kulaktan dolma bilgilerle hiçbir bitkiyi kullanmayınız.
  2. Bitkisel ürünleri açıkta satılan yerlerden değil, kapalı paket halinde ve etiketli olarak alınız. Üzerinde Türk Gıda Kodeksi’ne uygundur ibaresinin olmasına özellikle dikkat ediniz.
  3. Kanser tedavisi gördüğünüz dönemde (cerrahi, kemoterapi veya radyoterapi) doktorunuza sormadan ilaç amacıyla kesinlikle hiçbir bitkiyi kullanmayınız.

MİDE KANSERİ

Mide kanseri, 2012 istatistik verilerine göre tüm dünyada erkeklerde akciğer, prostat ve kolorektal kanserden sonra dördüncü, kadınlarda ise 6. sırada görülen bir kanser türüdür. Gelişmiş ülkelerde büyük ölçüde kontrol altına alınmış olup halen gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Coğrafi ve etnik dağılımı da çok farklıdır; en çok doğu Asya (Japonya, Kore ve Çin), doğu Avrupa ve Güney Amerika ülkelerinde görülmektedir.

İki Farklı Tip Kanser:

Günümüzde mide kanserinin yerleşim yerine göre iki farklı tipi olduğu kabul edilmektedir;

  1. Proksimal kanser: Midenin yemek borusuna komşu olduğu bölgeden gelişen kanserler. Bunların reflü hastalığı, obezite, alkol ve sigara ile yakın ilişkisi vardır ve gelişmiş ülkelerde en sık bu tip görülür. Bu tip, erkeklerde ve gençlerde daha fazladır.
  2. Distal kanser: Midenin on iki parmak bağırsağına komşu alt kısmından çıkan kanserler. Esas olarak  Helicobacter pylori  enfeksiyonu ve gastrit ile ilişkili olan ve gelişmemiş ülkelerde görülen kanserlerdir. Bu tip daha çok ileri yaşta görülür.

Risk Faktörü Olarak Beslenme Tarzı:

Tuz ve tuzlu yiyecekler, tuzlanarak korunan gıdalar (salamura v.b.) mide kanseri için risk taşımaktadır. Katkı maddesi olarak nitrat ve nitrit içeren gıdalar aynı şekilde sakıncalıdır. Tarımda nitratlı gübrelerin aşırı kullanılmamasına özen gösterilmelidir. Yeşil yapraklı sebzeler ve C vitamininden zengin meyveler koruyucu etki göstermektedir.

Belirti ve Bulgular:

Erken dönemlerde sindirim bozukluğu, midede şişkinlik ve gaz yakınması görülebilir. Daha sonra bunlara iştahsızlık, halsizlik, bulantı, kusma ve mide bölgesinde ağrılar eşlik edebilir. Nedeni açıklanamayan kilo kayıplarında mide mutlaka incelenmelidir. İleri evre vakalarda sarılık ve karında sıvı toplanması ortaya çıkabilir.

Tanı Nasıl Konur, Hangi Tetkikler Yapılır?

Baryumlu mide grafisi tümörü gösterebilir, ancak kesin tanı endoskopi (gastroskopi) ve biyopsi ile konur. Evreleme için bilgisayarlı tomografi v.b. görüntüleme tetkikleri yapılır. Laboratuar incelemelerinde kansızlık görülen bir hastada dışkıda gizli kan tetkiki bazen ilk uyarıcı bulgu olabilir.

Tedavisi:

Erken evrede kesin tedavisi ameliyattır. Midenin tümü ya da bir kısmı, komşu lenf düğümleri ile birlikte çıkarılır. Ameliyatın, bu konuda deneyimli merkezlerde yapılması esastır. Ameliyat sonrası koruyucu olarak operasyon bölgesine radyoterapi verilirken aynı zamanda sistemik kemoterapi uygulanır (kemo-radyoterapi). Sadece kemoterapi de ek tedavi seçeneklerinden birisidir ve ameliyat öncesi başlanıp ameliyattan sonra bir süre daha devam edilir. Ameliyat yapılamayan vakalara gıda geçişini sağlamak için mideye stent tatbik edilebilir. Başta karaciğer olmak üzere diğer organlara yayılmış vakalarda semptomları gidermek için kemoterapi, kanama kontrolü için radyoterapi yapılabilir. Son yıllarda yaygın hastalıkta immünoterapi çalışmaları ve hedefe yönelik ilaçlar ümit verici sonuçlar vermeye başlamıştır.

KEMOTERAPİ NEDİR?

Kemoterapi ilaçla tedavi demektir. Onkoloji’de kanser tedavisinde uygulanan yöntemlerden birisidir. Tek başına uygulandığı gibi, diğer tedavi yöntemleri (Cerrahi, Radyoterapi v.b.) ile birlikte de uygulanabilir. Cerrahi sonrası koruyucu kemoterapiye Adjuvan Kemoterapi adı verilir ve tümör tipine, evresine göre bunun uygulama sayısı baştan belirlidir (örneğin 4 veya 6 kür gibi). Günümüzde meme, kalın bağırsak, yumurtalık, testis ve bazı kemik tümörlerinde adjuvan kemoterapinin nüksleri azaltmada ve sağkalımı uzatmada katkısı gösterilmiştir ve tüm dünyada standart olarak uygulanmaktadır.

Tümör hücreleri hızlı bölünen ve çoğalan hücrelerdir. Kemoterapi ile bu hücreler ya öldürülür, ya da büyümesi durdurulmaya çalışılır.

Kemoterapi ilaçları bazen tek başına, bazen de birlikte, değişik yollardan verilerek uygulanır.

Kemoterapi Kimler Tarafından Uygulanır?

Kemoterapi ile ilgilenen bilim dalına Medikal (Tıbbi) Onkoloji, bu alanda görev yapan doktora Medikal (Tıbbi) Onkolog denir. Medikal onkologlar tümörün ilaçla tedavisi konusunda uzmanlaşmış İç Hastalıkları uzmanlarıdır.

Tümör tedavisi bir ekip işidir ve ilaç tedavisi medikal onkoloğun sorumluluk ve denetimi altında uygulanır.

Kemoterapide Hangi İlaçlar Kullanılır?  Bu İlaçlar Nasıl Etki Eder?

Kemoterapide yapısı ve etki mekanizması farklı bir çok ilaç kullanılır. Bunlar esas olarak ya hücre öldürücü (sitotoksik) ya da hücre çoğalmasını durdurucu (sitostatik) ilaçlardır. Ayrıca bir kısım hormonlar veya hormon baskılayıcılar, bağışıklık sistemini güçlendiren ilaçlar (interferon, interlökin gibi) ile son yıllarda sayıları giderek artan hedefe yönelik ve biyolojik ilaçlar (monoklonal antikorlar) da bu kapsama girerler.

Kemoterapi uygulanan hastalara ayrıca kemoterapinin yan etkilerini önleyen diğer ilaçlar da birlikte verilir.

Kemoterapi Nerede Ve Nasıl Uygulanır?

Kemoterapi tıbbi onkolog denetiminde, mutlaka bu konuda eğitimli kişilerin çalıştığı merkezlerde uygulanmalıdır. Doktorunuzun izni olmadan kesinlikle bir başka yerde ya da evde uygulanmamalıdır. Kemoterapi basit bir serum tedavisi değildir. Kemoterapi ilaçları özel ortamlarda hazırlanır ve atıkları çevreye zarar vermeden uzaklaştırılır. Hazırlanması sırasında eldiven ve maske gibi koruyucu tedbirler alınması gerekir. Kemoterapinin hazırlandığı ve hastalara uygulandığı ortamlarda kesinlikle çocuk ve hamileler bulunmamalıdır.

Kemoterapide kullanılan ilaçlar sıklıkla serum içerisinde damar yoluyla belirli bir sürede verilir. Bunun için tüm gün hastanede yatış gerekmez. Ancak 24 saat ya da daha uzun süreli uygulamalarda hastaneye yatma gereği olabilir. Bazı kemoterapi ilaçları ağızdan verilir. Bir kısım ilaçlar vücut boşluklarına (karın boşluğuna, akciğer zarı içine, mesane içine) da verilebilir. Damar yoluyla verilen bazı ilaçlar taşınabilir plastik pompalar içinde verilir, bunları uygulayabilmek için doktor hastaya geçici bir kateter takılmasını önerebilir. Böylece her kürde damar aranması sorunu yaşanmayacağı gibi ayaktan uzun süreli bir tedavi alma şansı da sağlanmış olur.

Kemoterapinin Yan Etkileri Nelerdir?  Önlenmesi Ve Tedavisi, Hastalara Öneriler

Kemoterapi büyüyen ve bölünen hücreleri öldürdüğü için bu özellikleri olan normal hücrelere de zarar verebilir. Özellikle kemik iliği, sindirim sistemi, üreme hücreleri ve deride saç follikülleri kemoterapiden çok etkilenebilir. Bu yan etkilerin derecesi kullanılan ilacın türüne, dozuna, tümörün tipine ve hastanın yapısına göre değişiklikler gösterir.

Belli başlı yan etkiler şunlardır:

  • Bulantı ve kusma
  • Kansızlığa bağlı yorgunluk
  • Saç dökülmesi
  • İshal veya kabızlık
  • Mikrop bulaşması, enfeksiyon
  • Yutma güçlüğü
  • Geçici veya kalıcı kısırlık
  • Menopoza girme

Bu yan etkilerin görülme oranı verilen ilaca ve kişisel faktörlere bağlı olarak değişir. Çoğu geçicidir; kemoterapi verildiği sürece oluşur ve tedavi tamamlandığında kaybolur. Bununla birlikte tedaviniz başlamadan önce mutlaka doktorunuzla yan etkiler, önlemleri ve tedavisi konularında konuşunuz.

Bulantı ve kusmanın önlenmesinde ve tedavisinde bir çok ilaç geliştirilmiştir. Doktorunuzun önerdiği miktar ve sürede bunları kullanınız. Her kemoterapide bulantı olacağı ön yargısına kapılmayınız. Başkalarının anlattıklarını umursamayınız. Her hasta diğerinden farklıdır. Kemoterapi aldığınız günlerde soğuk ve ılık yiyecekleri tercih ediniz, yağlı, kokulu ve kızartma türü yiyeceklerden uzak durunuz. Uygulama öncesi ve sonrası 1-2 saat bir şey yemeyiniz.

Kemoterapiye bağlı olarak kemik iliği birkaç gün baskılanacaktır ve alyuvarlarda azalma kendisini yorgunluk şeklinde gösterir. Akyuvarların azalması ise enfeksiyonlara zemin hazırlar. Trombosit denilen pıhtılaşmayı sağlayan hücrelerin azalması da kanama riskini arttırır. Bu nedenle, kemik iliği baskılanmasının önlenmesi için her kemoterapi kürü öncesi Tam kan sayımı ve lökosit formülü laboratuar tetkiklerinin yapılması şarttır. Kemoterapi kürünü takip eden 1 hafta – 10 gün süre ile çok kalabalık ortamlara girmemenizde yarar vardır, böylece mikrop kapma riskiniz azalır.

Saç dökülmesi sık görülen fakat geçici bir yan etkidir. İlk kürden 2-3 hafta sonra saçlı deride bir duyarlılık artışı ile başlar. Vücutta diğer tüylerde de dökülme görülebilir. Bunun derecesi de kullanılan ilaca bağlı olarak değişir. Arzu eden hastalara kemoterapi esnasında saçlı deriye soğuk uygulama yapılabilir. Saç dökülmesine uyum açısından kemoterapi öncesi saçlarınızı kısa kestirebilir, hatta kendi saçınızdan peruk yaptırabilirsiniz.

Bazı kemoterapi ilaçları ağız boşluğunda, boğazda ve yemek borusunda kuruma, kızarma ve yaralara sebep olabilir. Kemoterapiye başlamadan önce sorunlu dişleriniz varsa mutlaka tedavisini yaptırınız. Karbonatlı suyla gargara yapmak ağız yaralarını önlemeye yardımcı olur. Sigara ve alkolden mutlaka kaçınınız. Çok sıcak, çok soğuk, baharatlı ve acı yiyeceklerden de uzak durunuz. Yumuşak gıdaları (sütlaç, muz, püre, puding gibi) tercih ediniz. C ve B vitaminleri ve bol sıvı alınız.

Bazı ilaçlar ishal, bazıları ise kabızlığa neden olur. Doktorunuz kemoterapi öncesi ilaçların olası yan etkilerini size açıklayacaktır, ayrıca siz de sorarak bilgi alabilirsiniz. İshal, günde 3 kez ya da daha fazla sulu dışkı yapma şeklinde tanımlanır. Böyle bir durumda günde en az 3 litre sıvı almaya çalışın. Posalı yiyeceklerden (çiğ sebze ve meyveler, kepek ekmeği) uzak durun. Kafeinli, karbonatlı içecekler almayın. Açık çay, ayran, elma ve üzüm suyu gibi içecekler alabilirsiniz. Potasyumdan zengin gıdalar (muz, şeftali, haşlanmış patates) alın. İshaliniz 2 günden uzun sürerse mutlaka doktorunuzu arayınız.

Kabızlık ortaya çıkmışsa yine bol sıvı almaya çalışınız. Ayrıca başta kepek ekmeği, sebze ve meyveler olmak üzere posa bırakan gıdaları tercih ediniz. Tolere edebildiğiniz ölçüde hareketlerinizi arttırın, yürüyüşler yapın. Kabızlık giderici ilaçlar konusunda doktorunuzla görüşün.

Kemoterapi erkeklerde sperm sayısını azaltarak, kadınlarda yumurtalıkların faaliyetini durdurarak geçici veya kalıcı kısırlığa neden olabilir. Cinsel istek ve fonksiyonları ise etkilemez. Tedaviye başlamadan önce bu konuları varsa eşinizle birlikte doktorunuzla görüşmekten çekinmeyin. Kendisi veya eşi kemoterapi gören bir kadının tedavi sırasında hamile kalması sakıncalıdır, çünkü verilen ilaçlar bebeği olumsuz etkiler. Bu sırada güvenli bir doğum kontrol metodu kullanmanız size önerilecektir.

Günlük Yaşantınız Ve Kemoterapi

Kemoterapi belirli aralıklarla (haftada bir ya da 2, 3 veya 4 haftada bir) kürler halinde yapılır. Bir çok hasta, ilk bir iki gün hariç kürler arasında normal yaşamını sürdürmektedir. Yine bu aralarda sosyal hayatınıza da devam edebilirsiniz.

Kemoterapi uygulama günlerinde hastaneye gidip gelmeniz, laboratuar tetkikleri ve ilacın verilmesi bir zaman alır ve bu yüzden günlük temponuzda bazı değişiklikler yapmanız gerekebilir. Eğer çalışıyorsanız, işvereninizden size bu konuda yardımcı olmasını isteyebilirsiniz.

Eğer kendinizi fazla yorgun hissederseniz mümkünse çalışma saatlerinizi azaltıp dinlenmeye daha çok zaman ayırınız. Kendinizi iyi hissediyorsanız ve doktorunuz kısıtlamamışsa dışarı çıkmanızda, yürüyüşler yapmanızda bir sakınca yoktur.

Tedaviniz süresince alkol almamanızda yarar vardır. Alkol kemik iliğini ve karaciğeri olumsuz etkileyebilir.

Eğer otomobil kullanıyorsanız, kemoterapi kürlerine gidiş ve gelişlerde kullanmamanız ve yanınızda bir refakatçınızın olması önerilir. Kemoterapi olduğunuz günün akşamını dinlenerek geçiriniz, herhangi bir yolculuk yapmayınız.

BEŞ YILLIK SAĞKALIM NE DEMEKTİR?

Biz onkologların çok sık olarak kendi aramızda kullandığımız, ama zaman zaman hasta ve hasta yakınlarının da duyduğu bir kavram vardır; beş yıllık sağkalım! Bu yazıda bu kavramın ne olduğunu örnekleriyle göreceğiz. Önce ne olmadığını söyleyelim; bu kavram kesinlikle, bir kanser hastasının en fazla ya da en az 5 yıl yaşayacağı anlamına gelmez. Zaten, kanser uzmanı bile olsa, hiçbir hekimin, tek bir birey olarak hiçbir hastanın ne kadar süre yaşayacağını bilmesi olanaksızdır. Benzer vakalara dayanılarak sadece ortalama bir tahmin yapılabilir; daha ilerisini ancak kahinler ya da falcılar ortaya atabilir.

Beş yıllık sağkalım kavramı, kanser tedavisi ile uğraşan araştırıcıların belirledikleri, kanser tedavisindeki başarıyı ölçmek amacıyla kullanılan bir istatistik kriterdir, bilimsel bir kavramdır. Bu aslında, matematiksel bir orandır; örneğin herhangi bir kanser türünde, belli bir evrede 100 hastamız olsun. Uygulanan bir tedavi ile bu kanser türünde 5 yıllık sağkalım % 60 dediğimiz zaman, bu 100 hastanın 5 yıl sonunda 60’ının hayatta kaldığı, 40’ının ise vefat ettiği anlamına gelir. Eğer istenirse, sadece 5 yıllık değil, bir, iki, üç, hatta 10 yıllık sağkalımlar da ifade edilebilir.

Bu kavramı kullanmak ne işe yarar?

Bu kavram, yukarıda belirttiğimiz gibi, bilinen bir kanser türünde, belli bir evrede, belli bir tedavi ile 5 yılda hayatta kalma oranını gösterir. Faydası şudur; eğer yeni bir tedavi ortaya çıkmışsa, bu tedavinin o zamana kadar kullanılmakta olan standart tedaviye göre üstün mü, eşit mi, yoksa işe yaramaz mı olduğunu göstermeye yarar. İki tedaviyi karşılaştırırken kullandığımız en sağlam ölçütlerden birisidir. Yukarıdaki örneğe dönelim. Standart tedavi ile 5-yıllık sağkalım % 60 olsun. Eğer yeni olarak ortaya sürülen tedaviniz 5 yılda, aynı tanıyı almış, aynı özellikte 100 hastanın örneğin 70’ini kurtarıyorsa üstün, 55-60’ını kurtarıyorsa eşit etkili, ancak 30-40’ını kurtarabiliyorsa başarısız bir tedavi olduğunu söyleyebilirsiniz. Standart tedavilerin değişip değişmemesi bu tür araştırmalar sonucunda belli olur. Kanserde, iki tedaviyi karşılaştıran araştırmalar yüzlerce hasta üzerinde yapılan ve çoğu kez beş yıllık bir takip sonucunda sağkalım oranlarının hesaplanmasıyla sonuçlanan çalışmalardır. Buradan da anlaşılabileceği gibi yeni bulunan bir ilacın piyasaya çıkması hemen olmaz; bu, uzun zaman alan, masraflı ve emek gerektiren bir olaydır.

Bilimsel yöntem çok basit olarak böyle çalışır. Yoksa alternatif olarak her gün yeni bir ilaç bulduğunu iddia edenler herhangi bir karşılaştırma yapmaksızın sadece iki üç vakayı ileri sürerek başarılı olduklarını söylemektedir. Dikkat edilirse, hiçbir alternatifçi, yüzde olarak, bırakın beş yılı, bir yıllık bile sağkalım oranı veremez, bunu kanıtlayamaz. İddia ettiği tedavinin başarılı olup olmadığı ancak bilimsel yöntem kullanılarak kanıtlanabilir.

Günümüzde 5 yıllık sağkalım oranı yüksek olan kanserler hangileridir?

Bu gün dünyada yılda ondört milyon yeni kanser vakası ortaya çıkmakta ve yine her yıl yaklaşık olarak sekiz milyon insan kanserden kaybedilmektedir. Standart, bilimsel tedavi yöntemleri ilegünümüzde kanserde şifa oranı % 60-65 arasındadır.

Erken evrede, yani henüz başka organlara yayılmadan teşhis edilmiş bazı kanserlerde beş yıllık sağkalım oranı yüksektir; % 85-100 arasındadır. Bunların içerisinde başta Hodgkin hastalığı olmak üzere lenfomaların çoğu, testis, rahim ve rahim ağzı kanserleri, bir kemik tümörü olan Ewing sarkomu, kalın bağırsak, cilt ve meme kanserleri sayılabilir. Yapılan araştırmalara göre bu oran erken evre meme kanserinde % 97, kalın bağırsak kanserinde % 90, serviks kanserinde % 92, prostat kanserinde ise % 100 olarak bildirilmiştir. Cilt kanserleri içerisinde 5 yıllık sağkalımı % 100’e yakın olan kanserler erken evre bazal hücreli ve yassı epitel hücreli kanserlerdir.

Hangi kanserlerde beş yıllık sağkalım oranı düşüktür?

Genel olarak, erken evrede yakalanamamış, erken evrede teşhis edilmiş fakat çeşitli nedenlerle ya hiç tedavi edilememiş ya da güncel, doğru, standart tedaviyi görmemiş ve bir süre sonra nüksetmiş vakalarda, ilerlemiş, yayılmış bazı organ kanserlerinde (pankreas, karaciğer, yemek borusu ve mide gibi) bu oran % 50’nin altındadır. Burada kişinin bünyesine ait faktörlerin de önemi büyüktür. Örneğin sigara, alkol gibi kanser yapıcı alışkanlıklara devam etmek, kronik depresyon, yetersiz ve dengesiz beslenmek, tedavi ve kontrollere düzenli gitmemek kanserin ilerlemesinde rol oynayan faktörlerdendir.

Kanser tedavisinde başarı erken tanının yanı sıra, uygun, doğru, güncel standart tedavilerin yapılmasına bağlıdır. 1900’lü yıllarda çok az kanser hastası uzun yaşam umudu taşırken bugün kanser tanısı konulan 10 hastadan 6’sının tanıdan sonra 5 yıl hayatta kalma şansı vardır.

Hastalara ve hasta yakınlarına öneriler:

Kanser akut bir enfeksiyon hastalığı gibi değildir. Yani teşhis konulup kısa süreli bir antibiyotik almaya benzemez. Kanser tanısı konulduğu zaman sadece tedaviler için değil, en azından kontroller için uzun süreli bir yolun başında olduğunuzu, bazan da kronik bir hastalık gibi (şeker hastalığı, hipertansiyon gibi) size uzun süre eşlik edebileceğini bilmelisiniz. Bir çok organ kanserinde (kalın bağırsak ve mide gibi), ameliyattan sonra tekrarlamalar açısından ilk üç yıl çok önemlidir. Bu nedenle ilk üç yıl boyunca sık aralıklarla kontroller yapılır, nüks belirtileri bulunup bulunmadığı araştırılır. Doktorunuzun size önereceği bu tür kontrolleri zamanında yaptırmayı ihmal etmeyiniz. Kanserde iyi bir sonuç almak için güçlükler ancak sabır ve güvenle aşılabilir.